Moda Sektörünün Tarım Arazisi Etkisi Yüzde 30’a Ulaştı
Oxford ve DIRT araştırmasına göre moda sektörünün tarım arazisi etkisi, doğal lif tedarikiyle bağlantılı 1,45 milyar hektarlık alanı kapsıyor.
Moda sektörünün çevresel etkisini inceleyen Oxford Üniversitesi ve DIRT Charity ortak çalışması, odağı üretim tesislerinden tarım arazilerine taşıdı. Araştırmaya göre deri, yün, pamuk, keten, kenevir ve ipek gibi doğal liflerin üretimiyle bağlantılı yaklaşık 1,45 milyar hektarlık tarım arazisi bulunuyor. Bu alan, dünyadaki toplam tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 30’una denk geliyor.
Ancak bu oran, moda sektörünün söz konusu arazilerin tamamını kullandığı ya da ortaya çıkan etkiden tek başına sorumlu olduğu anlamına gelmiyor. Çalışma, markaların satın alma tercihleri ve tedarik zincirleri aracılığıyla etkileyebileceği tarımsal alanı hesaplıyor. Başka bir ifadeyle araştırma, modanın kapladığı araziyi değil, sektörün hammadde tedariki üzerinden oluşturduğu potansiyel etki alanını ortaya koyuyor.
Hesaplamada en büyük pay deri ve yüne ait
Araştırmanın dikkat çeken bulgusu, söz konusu alanın büyük bölümünü bitkisel değil, hayvansal kaynaklı materyallerin oluşturması. Deri yaklaşık 876 milyon hektarlık, yün ise 528,4 milyon hektarlık alanla toplam hesabın yaklaşık yüzde 97’sini temsil ediyor. Pamuk 34,7 milyon hektar, keten ve kenevir 5,9 milyon hektar, ipek ise 2,3 milyon hektarlık bir büyüklüğe karşılık geliyor.
Bu dağılım, moda sektöründeki sürdürülebilirlik tartışmasının yalnızca malzeme türü üzerinden yürütülemeyeceğine işaret ediyor. Araştırmaya göre aynı lif ya da materyalin çevresel etkisi, üretim yöntemi ve uygulanan sistemlere bağlı olarak önemli ölçüde değişebiliyor.
Raporda incelenen yaşam döngüsü araştırmalarında derinin emisyon değerleri metrekare başına 8,5 ila 151,9 kilogram karbondioksit eşdeğeri arasında değişiyor. Viskon üretiminde ise farklı sistemlere ilişkin sonuçlar ton başına 0,20 ila 8,30 ton karbondioksit eşdeğeri aralığında bulunuyor. Bununla birlikte rapor, farklı yöntemlerle hazırlanan bu çalışmaların sonuçlarının doğrudan karşılaştırılmaması gerektiği konusunda uyarıyor.
Tedarik kararları çevresel etkiyi tarlaya kadar taşıyor
Çalışmanın perakende sektörü açısından önemi, sürdürülebilirlik değerlendirmesinin kapsamını genişletmesinde yatıyor. Markaların çevresel performansı artık yalnızca fabrikalarda kullanılan enerji, ambalaj, mağazaların elektrik tüketimi veya geri dönüşüm uygulamalarıyla ölçülmüyor. Hammaddenin hangi koşullarda üretildiği de bu değerlendirmenin temel unsurlarından biri haline geliyor.
Textile Exchange’in Eylül 2026’da yayımladığı üretim sistemleri rehberinde de markalarla perakendecilere; pestisit ve gübre kullanımını azaltma, ormansızlaşmayı önleme, hayvan refahını gözetme, geri dönüştürülmüş hammadde kullanımını artırma ve insan haklarına odaklanma çağrısı yapılıyor.
Bu yaklaşım, sürdürülebilirlik politikalarının satın alma süreçleriyle daha doğrudan ilişkilendirilmesi anlamına geliyor. Bir marka, hammaddenin hangi çiftlikten ve hangi üretim yöntemiyle sağlandığını değiştirdiğinde, ürünün çevresel etkisinin oluşmaya başladığı aşamaya da müdahale edebiliyor.
Oxford-DIRT araştırması ise ortaya çıkan yüzde 30’luk oranı nihai ve kesin bir küresel arazi hesabı olarak sunmuyor. Çalışmada bu sonuç, başlangıç niteliğinde bir çerçeve olarak değerlendiriliyor. Özellikle yün ve deri üretiminde kullanılan arazilerin diğer hayvancılık faaliyetleriyle nasıl paylaştırılacağı konusunda belirsizliklerin sürdüğü belirtiliyor.
Bu nedenle moda sektörünün sürdürülebilirlik gündeminde soru yalnızca “Hangi malzemeyi kullanıyoruz?” olmaktan çıkıp “Bu malzeme nasıl üretiliyor?” sorusuna dönüşüyor. Perakendeciler açısından bu dönüşüm, ürün tasarımından tedarikçi seçimine ve uzun vadeli satın alma anlaşmalarına kadar uzanan kapsamlı bir değişim alanı yaratıyor.




