Gıda geri çağırma verileri riski doğru yansıtıyor mu?

Gıda geri çağırma verileri, güvenlik risklerini tek başına göstermiyor. Uzmanlar hastalık yükü, izlenebilirlik ve önleyici denetimlere dikkat çekiyor.

Maruldan yaban mersinine kadar pek çok ürün için yayımlanan uyarılar, tüketicilerin hangi gıdaların güvenli olduğu konusunda daha fazla soru sormasına yol açıyor. Ancak gıda geri çağırma verileri, ilk bakışta oluşturduğu izlenimin aksine, tek başına gıda güvenliğinin ne durumda olduğunu göstermeyebilir. Son aylarda geri çağırmaların, beş yıllık ortalamaya kıyasla yüzde 15 daha düşük olduğu bildirildi.

Sedgwick tarafından hazırlanan 2026 ABD Ürün Güvenliği ve Geri Çağırma Endeksi’nde yer alan Gıda ve İlaç Dairesi verilerine göre, gıda ve içecek geri çağırmaları 2025’te dokuz yılın en yüksek seviyesine çıktı. Kurum geçen yıl 571 geri çağırma kararı alırken, bu sayı 2024’e göre yüzde 15,4 arttı. Gıda ve İlaç Dairesi verilerini derleyen USA Today’e göre ise mevcut Trump yönetimi döneminde aylık ortalama geri çağırma sayısı 126 oldu. Bu rakam, Biden yönetimi dönemindeki 135’lik aylık ortalamanın altında kaldı.

Geri çağırma sayısı neden tek başına yeterli değil?

WorkForge Gıda Güvenliği ve Stratejik İş Birliklerinden Sorumlu Ürün Yönetimi Başkan Yardımcısı Laura Nelson, patojen tespitindeki teknolojik ilerlemeler ile izlenebilirlik sistemlerinin gelişmesinin, riskli ürünlerin daha hızlı belirlenip piyasadan çekilmesini sağladığını belirtiyor. Bununla birlikte, küresel tedarik zincirlerinin giderek karmaşıklaşması ve alerjen bilgilerindeki etiketleme hatalarının yaygınlaşması, geri çağırma ihtimalini artıran unsurlar arasında bulunuyor.

Uzmanlara göre daha sıkı düzenleyici beklentiler ve gıda güvenliği risklerine karşı azalan tolerans da şirketleri, olası bir sorun tespit edildiğinde daha erken adım atmaya yöneltiyor. Bu nedenle bir yıl içindeki geri çağırma sayısının yüksek olması, her zaman daha büyük bir tehlike yaşandığı anlamına gelmiyor.

Supply Chain Brain tarafından aktarılan değerlendirmelerde, toplam geri çağırma sayısı yerine “hastalık yükü” kavramına odaklanılması gerektiği vurgulanıyor. Hastalık yükü; gıda kaynaklı salgınların yol açtığı hastalıkları, hastaneye yatışları ve ölümleri ifade ediyor. Geri çağırmalar tehlikelerin ne sıklıkla tespit edildiğini gösterebilirken, olayların toplum sağlığı üzerindeki etkisinin ne kadar ağır olduğunu tek başına ortaya koymuyor.

Bu yıl siklospora salgını 20 eyalette 11 binden fazla kişiyi etkiledi. Salmonella salgınında ise 32 eyalette 400’den fazla kişinin hastalandığı bildirildi. Bu örnekler, geri çağırma sayısının yanı sıra salgınların yol açtığı gerçek sağlık sonuçlarının da değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Alpas Wellness Klinik Danışmanı Dr. Ayesha Bryant, ülke genelinde geri çağırmaların artmasının gıda güvenliğinin mutlaka kötüleştiği şeklinde yorumlanmaması gerektiğini söylüyor. Bryant’a göre daha gelişmiş denetim mekanizmaları, hızlanan laboratuvar testleri ve güçlenen izlenebilirlik sistemleri, geçmişte fark edilmeyebilecek ya da bildirilmeyebilecek vakaların ve salgınların ortaya çıkarılmasını sağlıyor.

Gıda güvenliği savunucusu, eğitimci ve politika uzmanı Dr. Darin Detwiler ise tespit kapasitesi gelişse de daha geniş kapsamlı bir kriz bulunduğu görüşünde. Detwiler, bir ürünün geri çağrılmasının önleme anlamına gelmediğini; aksine, potansiyel olarak güvensiz bir ürünün zaten ticari dolaşıma girdiğini belirtiyor. Ona göre sistem, riskli ürün tüketicinin sofrasına ulaşmadan önce harekete geçmek zorunda.

Laura Nelson da şirketlerin önleyici kontrolleri güçlendirmesi, çalışan eğitimlerinin etkinliğini artırması, süreç disiplinini sıkılaştırması ve veri temelli izleme araçlarından yararlanarak riskleri daha erken tespit etmesi gerektiğini ifade ediyor.

Gıda güvenliğinde öncelik önleme geçmeli

Uzmanlar, geleceğin gıda güvenliği yaklaşımının yalnızca sorun ortaya çıktıktan sonra hatayı bulmaya dayanmaması gerektiğini düşünüyor. Dr. Detwiler, kurumların başarısını başarısızlıklara ne kadar hızlı yanıt verdikleriyle değil, önlenebilir zararların ne ölçüde engellendiğiyle değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor.

Daha güvenli gıdaya ulaşmak; bilimsel kapasitenin, düzenlemelerin, teknolojinin veya şirket taahhütlerinin tek başına güçlendirilmesinden fazlasını gerektiriyor. Uzmanlara göre kamu güveni, kurumların yalnızca güven talep etmesiyle değil; yetkinlik, şeffaflık ve hesap verebilirliklerini somut biçimde göstermesiyle oluşuyor.

Dr. Detwiler, önleme, güven ve hesap verebilirliğin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Gıda güvenliğinin siyasallaştırılması ya da yalnızca kriz sonrasında yapılan iletişim çalışmaları, önlenebilir zararların yerini tutmuyor. Kalıcı güvenin temelini ise daha az kişinin zarar gördüğü, açıkça denetlenebilen ve riskleri önceden yöneten bir sistem oluşturuyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu