Türkiye kritik mineral işleme merkezi olabilir mi?
IICEC araştırması, Türkiye’nin Afrika ile Avrupa arasında kritik mineral işleme merkezi olma ihtimalini kapasite, lojistik ve düzenlemelerle inceliyor.
Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından paylaşılan ve Mehmet Doğan Üçok imzasını taşıyan araştırma, Türkiye’nin Afrika’daki mineral üreticileriyle Avrupa sanayisi arasında üstlenebileceği olası rolü inceliyor. Resources Policy dergisinde yayımlanan çalışma, bu ihtimali yalnızca coğrafi konumla değil; ticari ölçekte işleme kapasitesi, lojistik altyapı, düzenleyici uyum ve uluslararası ortaklıklar çerçevesinde ele alıyor. Araştırma, hâlihazırda işleyen bir koridoru belgelemekten çok, böyle bir yapının kurulabilmesi için gereken koşulları ortaya koyuyor.
Elektrikli araçlar, bataryalar, rüzgâr türbinleri ve elektrik şebekelerinde kullanılan kritik minerallerin tedarik zinciri, madenin çıkarılmasıyla tamamlanmıyor. Cevher ve konsantrelerin, sanayide kullanılabilecek metallere, kimyasallara veya ayrıştırılmış oksitlere dönüştürülmesi gerekiyor. Madencilik ile nihai ürün üretimi arasındaki bu aşama, çalışmada “midstream” olarak tanımlanıyor ve tedarik güvenliği açısından belirleyici bir alan olarak değerlendiriliyor.
Üçok’un analizinin temel vurgusu, kritik minerallerde güvenliği yalnızca rezervlerin hangi ülkelerde bulunduğuna bakarak ölçmenin yeterli olmadığı yönünde. İşleme ve rafinaj faaliyetleri az sayıda ülkede toplandığında, maden üretimi farklı coğrafyalara yayılsa bile tedarik zincirinin sonraki halkalarında bağımlılık sürebiliyor. Bu nedenle kritik mineral işleme kapasitesi, kaynak sahipliği kadar önemli bir unsur olarak öne çıkıyor.
Araştırma, Türkiye’nin Çin’in mevcut işleme ölçeğinin yerini alabileceği iddiasını taşımıyor. Bunun yerine, Türkiye’nin belirli minerallerde uzmanlaşarak üretici ülkeler ile Avrupa’daki tüketici sanayiler arasında ilave bir işleme ve tedarik seçeneği oluşturup oluşturamayacağını tartışıyor.
Türkiye’nin olası katkısı değerlendirilirken ülkenin metalurji ve kimya sanayisi, limanları ve ulaşım ağları, Afrika ülkeleriyle ilişkileri ve Avrupa pazarlarına yönelik üretim tecrübesi birlikte ele alınıyor. Bu unsurların eş zamanlı gelişmesi, belirli mineral akışlarının Türkiye’de işlenerek Avrupa’daki üreticilere sevk edilmesine imkân sağlayabilir.
Ancak çalışmada lojistik bağlantılarla sanayi kapasitesi arasında net bir ayrım yapılıyor. Minerallerin Türkiye üzerinden taşınabilmesi, bunların ülkede ticari ölçekte işlenebildiği anlamına gelmiyor. Olası bir merkezin oluşması için ulaşım imkânlarının uygun teknoloji, tesis yatırımı, yeterli üretim ölçeği ve istikrarlı ürün kalitesiyle desteklenmesi gerekiyor.
Makale, Afrika-Türkiye-Avrupa hattında kritik minerallere dayalı bir koridorun bugün faal olduğu sonucuna varmıyor. Çalışma, Türkiye’nin gelecekte seçici bir işleme ve koordinasyon rolü üstlenebilmesi için gerekli sanayi, lojistik, düzenleyici ve diplomatik şartları inceleyen nitel bir karşılaştırmalı politika analizi niteliğinde.
Üçok ayrıca, Türkiye için sıralanan avantajların tek başına yeterlilik kanıtı oluşturmadığına dikkat çekiyor. Araştırmanın amacı, Türkiye’nin diğer olası aracı ülkelerden daha güçlü bir aday olduğunu kanıtlamak değil; ülkenin potansiyel rolünün dayanaklarını ve sınırlarını belirlemek.
Çalışmanın somut başlıklarından biri, Avrupa Birliği ile Türkiye’nin kritik hammadde tanımlarının karşılaştırılması. Araştırmada AB Kritik Hammaddeler Yasası ile Türkiye’nin 2025 tarihli Kritik ve Stratejik Madenler Raporunda yer alan listeler, farklı gruplandırmalar dikkate alınarak oluşturulan ortak kodlama yöntemiyle inceleniyor.
Uyumlaştırma sonucunda AB’nin kritik hammadde listesinde 33, Türkiye’nin kritik mineral listesinde ise 36 ayrı tanımlama karşılaştırılıyor. İki listede 21 ortak tanımlama bulunuyor. Böylece AB’nin kritik hammadde tanımlarının yüzde 63,6’sının Türkiye’nin kritik mineral listesinde de yer aldığı görülüyor.
Karşılaştırma yalnızca AB’nin stratejik hammaddeleriyle sınırlandırıldığında, 17 tanımdan 14’ünün Türkiye’nin kritik mineral listesinde bulunduğu belirleniyor. Bu oran yüzde 82,4’e karşılık geliyor. Türkiye’nin ayrıca hazırladığı stratejik mineral listesi de hesaba katıldığında ise AB’nin 17 stratejik hammaddesinin tamamı, Türkiye’nin iki listesinden en az birinde yer alıyor.
Bu oranlar, tarafların hangi hammaddeleri kritik veya stratejik kabul ettiğini gösteriyor; Türkiye’nin AB’nin ihtiyaç duyduğu hammaddelerin yüzde 63,6’sını ürettiği ya da aynı oranda işleme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmiyor. Liste uzunlukları ve sınıflandırma yöntemleri arasındaki farklar nedeniyle tek bir oranın bütün ekonomik ilişkiyi açıklayamayacağı belirtiliyor.
Ortak tanımlar, işbirliği önceliklerinin belirlenmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte gerçek tedarik kapasitesini ortaya koymak için tesislerin durumu, kullanılan teknoloji, üretim ölçeği, finansman koşulları ve ürünlerin ticari olarak alıcı bulup bulamayacağı ayrıca değerlendirilmek zorunda.
Analize göre Türkiye’nin potansiyel rolü; ticari rafinaj kapasitesinin artırılmasına, sanayi yatırımlarının sürdürülmesine, Avrupa Birliği ile düzenleyici uyumun geliştirilmesine ve Afrikalı üreticilerle karşılıklı fayda sağlayan ortaklıklar kurulmasına bağlı. Coğrafi yakınlık, bu şartların yerine geçmiyor.
Türkiye ile AB arasındaki tamamlayıcılığın temel metaller ve metalurjik malzemelerde daha belirgin, yüksek saflıkta elektronik girdiler ile batarya kimyasallarında ise daha sınırlı olduğu değerlendiriliyor. Bu nedenle tüm kritik mineralleri kapsayan tek bir merkez yaklaşımı yerine, mineral ve ürün bazında seçici bir model öneriliyor.
Afrika ülkeleri de çalışmada yalnızca hammadde sağlayıcısı olarak ele alınmıyor. Olası ortaklıkların üretici ülkelerin pazarlık gücünü artırması, ticari seçeneklerini çeşitlendirmesi ve katma değerin daha büyük bölümünün bu ülkelerde kalmasına katkı sunması gerektiği vurgulanıyor. Koridorun sürdürülebilirliği, yalnızca Avrupa’nın tedarik güvenliği veya Türkiye’nin sanayi kazanımlarıyla sınırlı görülmüyor.
Mehmet Doğan Üçok’un Resources Policy dergisinde yayımlanan ikinci çalışması ise Türkiye merkezli değerlendirmeye küresel bir arka plan sağlıyor. Uluslararası Enerji Ajansı verilerinden yararlanan araştırma, lityum, kobalt, nikel, grafit, nadir toprak elementleri ve bakırın tedarik zincirlerini inceliyor.
Çalışmada Net Sıfır Emisyon, Açıklanan Taahhütler ve Mevcut Politikalar senaryoları altında 2024-2050 döneminin talep ve arz görünümü değerlendiriliyor. Üretimdeki yoğunlaşmayı ölçmek için en büyük üç üreticinin toplam payını gösteren CR3 ile seçilmiş Herfindahl-Hirschman Endeksi tahminlerinden yararlanılıyor.
Bulgular, incelenen minerallerin ve senaryoların çoğunda rafinaj faaliyetlerindeki yoğunlaşmanın madencilikteki yoğunlaşmadan daha yüksek ve kalıcı olduğunu gösteriyor. Daha hızlı karbonsuzlaşma, mineral talebini artırsa da işleme kapasitesinin aynı hızla farklı coğrafyalara yayılmasını garanti etmiyor.
İkinci araştırma, yoğunlaşma göstergelerinin tek başına kesin bir jeopolitik sonuç veya kaçınılmaz bir tedarik kesintisi olarak yorumlanmaması gerektiğini belirtiyor. Teknolojik ilerlemeler, alternatif malzemeler, geri dönüşüm, yeni rafinaj yatırımları ve uluslararası koordinasyon, risklerin zaman içindeki seyrini değiştirebilir.
İki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, kritik mineral stratejisinin yalnızca yeni maden kaynakları bulmaya odaklanamayacağı görülüyor. İşleme teknolojisinin ve sanayi kapasitesinin hangi ülkelerde gelişeceği de enerji dönüşümünün tedarik güvenliğini doğrudan etkiliyor.
Çalışmaların Türkiye açısından en önemli katkısı, kritik mineral tartışmasını rezerv büyüklüğünden ticari işleme kapasitesine taşıması. Türkiye’nin potansiyelini somut biçimde değerlendirmek için hangi mineralin hangi ürüne dönüştürüleceği, tesislerin üretim ölçeği, teknolojiye erişim, finansman imkânları ve uzun vadeli alıcı bağlantıları birlikte incelenmeli.
IICEC araştırmaları, Türkiye’nin rolünü kesinleşmiş bir sonuç olarak sunmuyor. Buna karşın, hangi koşulların sağlanması hâlinde ülkenin daha fazla katma değer üretebileceği ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesine katkı sağlayabileceği konusunda bir değerlendirme çerçevesi sunuyor.
Bu haber, IICEC tarafından Yeşil Haber ile paylaşılan Mehmet Doğan Üçok imzalı iki araştırmaya dayanıyor. “Midstream çeşitlendirmesi: Türkiye’nin olası Afrika-Avrupa kritik mineraller koridorundaki rolü” başlıklı çalışma, Resources Policy dergisinin Ekim 2026 tarihli 121. cildinde, 106042 makale numarasıyla yayımlandı. Çevrim içi yayın tarihi 1 Eylül 2026, DOI numarası 10.1016/j.resourpol.2026.106042 olarak açıklandı.
“Kritik mineral tedarik zincirlerinde midstream yoğunlaşması ve jeopolitik risk: Enerji dönüşümünde rafinaj darboğazlarının senaryo temelli değerlendirmesi” başlıklı ikinci araştırma ise derginin Eylül 2026 tarihli 120. cildinde, 105996 makale numarasıyla yer aldı. Çalışmanın çevrim içi yayın tarihi 18 Temmuz 2026, DOI numarası 10.1016/j.resourpol.2026.105996.



